logo

Değişen Dünya-İttifaklar Ve Türkiye

prof-muharrem-tunaGeçtiğimiz günlerde Rusya’nın dönem başkanlığında yapılan toplantı neticesinde, kısaca BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) olarak adlandırılan birlik, 77 maddelik bir bildiri yayınladı. Bildiride dikkat çeken maddeler arasında; ekonomik ortaklık stratejisi, kültür alanında işbirliği, ortak internet sitesi oluşturulması ve yeni kurulan Kalkınma Bankası’yla işbirliği yapılması sayılabilir. Sıralanan konularında anlaşma sağlandı ve imzalar atıldı. Bu bildiri, bir anlamda dünyadaki güç dengelerini temelinden sarsacak bir hamle olarak değerlendirilebilir ve gezegenimizin egemenlik yapısında birtakım değişimler yaşanmasının önünü açabilir.

Biraz geçmişe gidelim ve dünyaya siyasi ve ekonomik anlamda hükmetme mücadelesinin son yüzyıldaki geçmişine bir göz atalım. Bu mücadelenin, 20. Yüzyılın başından itibaren zaman zaman doğrudan emperyalizm üzerine kurulu biçimde gerçekleştiğini görmekteyiz. Sonra bu mücadele, bir dönem kapitalist ve sosyalist sistemlerin çatışması biçiminde kurgulandı. Son dönemlerde ise dolaylı emperyalist düşünce çerçevesinde ve ittifaklar düzleminde bir güç mücadelesi biçiminde gerçekleşiyor. Bu mücadele, özellikle dünyadaki doğal ve iktisadi kaynaklar ile enerjiyi kontrol etme alanında yoğunlaşıyor.

  1. yüzyılın ortalarında, İkinci Dünya Savaşından galip çıkan ABD ve Sovyetler Birliği, dünyayı iki kutuplu hale getirmişti. Bu kutupların merkezinde sözkonusu iki ülke vardı ve çevrelerinde her iki ülkeyi destekleyen çok sayıda müttefik yer alıyordu. Türkiye, doğuda doğrudan Sovyetler Birliği’yle batıda ise bu ülkenin öncülüğünü yaptığı “Doğu Bloğunda” yer alan müttefiki Bulgaristan’la komşu idi. Tam arada kalmıştı Türkiye aslında. Bir tarafta ABD diğer tarafta komşusu Sovyetler Birliği vardı. Türkiye her ne kadar sosyalist sistemi benimsemeyip kurulan blok içerisinde yer almadıysa da Sovyetler Birliği ile düşman da olmadı. Bununla birlikte sosyalist blok karşısında bir güç olmak için kurulan Kuzey Atlantik Paktı Örgütüne (NATO) üye oldu ve ABD’nin bir müttefiki duruşunu da korudu. İlerleyen yıllarda ülkenin bulunduğu stratejik konum, beklenen ekonomik ve sosyal sıçramaları yapmasına mani olmaya devam ediyordu. Türkiye, enerjisini sürekli yapay olarak üretilen iç meselelerine harcıyordu ve zaman kaybediyordu.

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası sonrasında müttefikler ittifaktan ayrılıyor, kendi bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. Bu dönemde Sovyetlerin merkezinde Rusya kuruluyor ve yeni devlet dağılan birliğin doğurduğu ekonomik, sosyal ve sistemsel sorunlarıyla mücadeleye başlıyordu. Bu durum, 20. Yüzyılın son on yılı ve 21. Yüzyılın başlarında bir anlamda ABD’nin merkezinde olduğu tek kutuplu bir dünya kurulmasına yol açıyordu.

Aynı dönemde, Avrupa da ittifak çalışmalarına odaklanmaya başlamıştı. Çünkü her ülke tek başına bu koskoca gezegene hâkim olmanın ve dimdik ayakta kalmanın ne kadar zor olduğunu iyice anlamıştı. Dolayısıyla artık Alman Fransızla, Fransız İngilizle, İngiliz Almanla ya da diğer Avrupa ülkeleriyle kavgaya tutuşmamalıydı. Birlik olunmalı, ekonomik ve siyasi güç birlikte elde edilmeliydi. 1990 yılında Berlin Duvarı yıkılıp Doğu ve Batı Almanya birleşince, Avrupa ülkelerinin ittifak arayışı da hız kazandı. 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması ile biz artık “Avrupa Birliği”’yiz dediler ve belirledikleri Kopenhag kriterlerini tüm üye ve aday ülkeler için uygulanması zorunlu hale getirdiler. Özellikle son 20 yılda üye sayısını 28’e çıkardılar; ortak para, ortak savunma, ortak eğitim, ortak dış siyaset gibi önemli kararları hayata geçirdiler. Merkez Bankalarını kurdular ve kendi iktisadi örgütlenmelerini devreye soktular. Türkiye ise ilk olarak 1987 yılında bu birliğe “tam üyelik” müracaatını yapmıştı. Avrupa Birliği’ne adaylık süreci, demokratikleşme başta olmak üzere Türkiye’ye bazı kazanımlar sağladıysa da, bu dönemde de yine Avrupa Birliği’nin komşusu ve aday ülke sıfatı ile beklenen sıçramayı gerçekleştiremedi. Hatta demokratikleşmenin ölçüsü kaçtı ve ülkenin üniter yapısı sorgulanmaya başlandı. Yani ittifak arayışları yine sonuç vermemişti (En azından şu ana kadar vermedi!).

Avrupa Birliğinin kurulması ile birlikte, dünya tek kutuptan çift kutuba doğru seyir izlemeye başlıyordu. 21. yüzyılla birlikte dünyanın doğusunda da bir hareketlilik göze çarpmaktaydı. Rusya, adeta Pers mitolojisindeki Simurg Efsanesinde kendi küllerinden doğan Zümrüdü Anka kuşu gibi yeniden güç kazanıyordu. Buna Çin’in üretimdeki önlenemeyen gücü, Hindistan’ın büyük nüfusu ve ar-ge ile bilişim alanlarındaki başarıları, Brezilya’nın ekonomik performansı eklenince ortaya yeni bir ekonomik ve siyasi güç çıkıyordu. Bu ülke grubu, yanlarına Güney Afrika Cumhuriyetini de alarak artık biz de bir ittifakız (BRICS) diyorlardı. Atalarımızın da dediği gibi “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” prensibi yine hayat buluyordu. Tek kutuplu dünya, doğudaki yükselişle birlikte belki de üç kutuplu bir mekanizmaya dönüşmekteydi.

Son gelişmeler, hatta onun da ötesinde Arap ülkeleri arasındaki işbirliğinin genişlemesi ve Arap Birliğinin kurulması, Türk Birliği konusunda başta Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) ve Turan Ordusunun oluşturulması olmak üzere atılan adımlar bölgesel ve küresel dengeler üzerinde etkili olacak gibi görünüyor. Kişisel olarak bu gelişmeler içerisinde beni en çok heyecanlandıran, enerji koridoru üzerinde söz sahibi olan Türk Devletleri arasındaki ilişkilerin gelişiyor olması. Bu yakınlaşmanın hızlanarak devam etmesi, bölgede baş gösteren istikrarsızlık sorununa da çözüm olabilecektir.

Söz konusu dönüşümün küresel ekonomi üzerindeki etkisi de yakın zamanda hissedilebilecektir. Dünyada şu anda güçlü olarak kabul edilebilecek dolar ve avro olmak üzere iki farklı para birimi bulunmakta. BRICS ülkelerinin de bankalarını kurmaları ve ortak para birimine geçme düşünceleri, bu iki para birimine güçlü bir rakip çıkaracağa benziyor. Bunun yanında yakın gelecekte Arap Birliği ülkelerinin de para birimlerini birleştirmeleri olası. Türk Dünyasında da işler yavaş ilerlese de adımlar sağlam atılıyor. Yani dünya, özellikle iktisadi açıdan birlikler temelinde bir yapılanmaya gidiyor.

Peki, bu dönemde Türkiye nasıl bir tavır takınıyor? Yine ABD’ye yakın, Avrupa Birliği adaylığı süren, doğuyla da iletişimini koparmayan bir anlayış hâkim ülke yönetiminde. Ancak Türkiye’nin dostu olan ülkeler, uluslararası ilişkilerde hep “ben kazanayım Türkiye kaybetsin” stratejisi güdüyor. Oysa uzun vadeli ve sağlam ilişkiler “kazan-kazan” stratejisi üzerine kurulduğunda başarılı olabilmektedir.

Şimdi geldiğimiz noktada son yüzyıldaki gelişmeler dikkate alındığında Türkiye’nin de sanırım artık taraf olması gerekecek. Aksi halde, bu coğrafyada yaşanan gelişmeler ülkeyi daha da zor duruma sokacak. Bir yandan bölgede PKK ve uzantılarına diğer yandan DAEŞ (IŞİD) gibi terör örgütlerine güç kazandırılması, aleyhte hazırlanan projeler, toplumu gelecekle ilgili karamsarlığa sürüklüyor. Dost olduğu varsayılan ülkeler ya da ittifaklar, her fırsatta Türkiye’nin arkasından kuyusunu kazıyorlar. Aday diyorlar, asil yapmıyorlar ve dış siyasette kaybeden çoğu zaman Türkiye oluyor. O zaman Türkiye’de bu dünyada artık birden fazla kutup olduğunu ve farklı ittifakların da gündeme gelebileceğini tüm dostlarına hissettirmeli; ülkeyi geleceğe taşıyabilecek sağlam ve güçlü ittifaklar arayışı içerisinde olmalıdır. Hangi ittifak derseniz, bunun cevabı da geçmiş bilgiler, geleceğe ilişkin öngörüler ve devletlerarası ilişkiler göz önünde bulundurularak verilmesi gereken hayati önemde kararlardır. Türkiye’nin gelecekteki konumu da bu konuda alacağı kararlara bağlıdır.

 

Saygılarımla,

 

Prof.Dr.Muharrem TUNA

Etiketler:
Share
8153 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ